Sunday, November 25, 2012

Kadın İşgücü İstihdamında Alternatif Yöntemler ve Esnek Çalışma Saatli İşler


Kent hayatının getirdiği hızlı yaşama koşulları kadınların iş hayatıyla ev sorumluluklarını bir arada götürememesine sebebiyet verir. Bu nedenden dolayı birçok kadın ya evlendikten ya da çocuk sahibi olduktan sonra iş hayatından çekilmeyi uygun bulur.


Daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi, toplumumuzda kadının birincil görevi  ev düzenini ve aile bakımını sağlamak ve bu düzeni korumaktır. Kadının bu kimliği çoğu zaman özel hayatıyla kariyeri arasında bir seçim yapmasını zorunlu kılar. Bu türden vakalar genelde işinden ayrılır ya da tam zamanları bir işletmede çalışmaktansa alternatif iş yöntemleri arayışına girer.

Bu haftadan itibaren birkaç hafta boyunca, bu alternatif iş yöntemleri ve bu yöntemlerin hem kadın hem de işletme açısından durumunu sizlere anlatacağım.

Alternatif Çalışma Yönetemleri: İşveren Bakış Açısı, İşgören Algısı

Alternatif iş yöntemleri denilince akla gelen ilk seçenekler yarı zamanlı ve  dönemsel çalışmadır.

Sanayi Devriminden günümüze çalışma koşulları irdelendiğinde, insan faktörünün üzerine oturtulan tam zamanlı verimlilik esası sebebiyle işverenler, alternatif iş yöntemlerine günümüz çalışma koşullarına kadar sıcak bakmıyordu. Ancak kaliteli insan kaynağı bulmanın hem maliyetsel hem de verimsel olarak zorlaştığı gerçeğiyle yüz yüze kalan işveren ve işverene yol gösteren insan kaynakları artık alternatif iş yönetmelerine daha sıcak bakar oldular.

Alternatif iş seçeneğinin ve esnek çalışma modellerinin işverene ve çalışana sağladığı faydaları, konuyla ilgili çekinceleri, ülkemizde bir elin parmaklarını geçmeyen uygulamalarıyla işletmeler ve bu alternatif yöntemleri özellikle kentli kadın işgörenler için uygulamaya başladılar. Bu işleri, farklı kesimlerin algılayışlarını bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin yeni ekonomi çağının gereği, artan rekabet ortamında önem kazanan esnek çalışma yöntemlerinin uygulanmasının sağlanması artık kritik önem arz eder. Gelecekte esnek çalışma yöntemlerinin daha da önem kazanacağı gerçeği, esnek çalışma saatli işler için gereli yasal düzenlemelerin biran önce yapılmasını işaret eder.

Trade Union Congress'in (TUC) gerçekleştirdiği, gelecekte esnek çalışma yöntemlerinin eğilimini araştıran bir çalışma sonuçlarına göre;

Yakın gelecekte esnek çalışma yöntemleri çalışma hayatında yer alan taraflar arasındaki ilişkilerde daha önemli rol oynayacak ve hem çalışanlar hem de işverenler tarafından esnek çalışma yöntemlerine olan talep hız kazanacaktır.
Gelecekte hakim olacak çalışma ilişkileri bugünkü ile aynı olmayacaktır. İşçi-işveren arasında, esnek çalışma şekilleri toplu sözleşme görüşmelerinde yer alan ana konulardan bir olacaktır.
Kısmi süreli çalışma artmaya devam ederken, işyerinde esneklik arayışları daha fazla yaratıcılık gerektirecek.

Esnek çalışma yöntemleri ve alternatif iş yerleri uygulamaları işveren açısından özetle, maliyet azaltma ve verimlilik artışı anlamına gelir. Diğer taraftan, çalışanlar açısından yeni iş imkanlarının tanınması, özel hayat ve iş hayatı arasında denge sağlanması, işleri üzerindeki kontrollerinin ve motivasyonlarının artışı anlamına geldiğini söylenebilir. Örneğin, IBM sadece satış ve dağıtım ekiplerine uyguladığı 'Mobility Initiative' programıyla Kuzey Amerika'da, yılda 100 milyon dolardan fazla tasarruf etmiştir. Bu program, satış ve dağıtım ekiplerinde çalışanların uzaktan çalışma (telecommuting) yöntemiyle işlerini gerçekleştirmesine imkan vermiş ve çalışanın seçtiği herhangi bir yerden, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin sağladığı imkanlarla, fiziksel olarak işyerine gelmeden, çalışmalarını sağlamıştır. Bugün, Amerika'da yaklaşık olarak 30-40 milyon çalışan fiziksel olarak ofislerine gelmeden çalışmaktadır. ABD Çalışma Departmanı Çalışma İstatistikleri Bürosunun yayınladığı verilere göre, 2001 yılında işgücünün yaklaşık % 28.8'i esnek çalışma programlarına sahiptir. Buna karşılık ülkemizdeki mevcut yasal düzenlemelerin esnek olmaması, ve hızla değişen ihtiyaçlara uyum sağlayamaması alternatif iş yerleri ve esnek çalışma saatlerine yönelik uygulamaları zorlaştırmaktadır. "OECD tarafından yapılan bir araştırmada 24 ülkenin çalışma mevzuatı, esnek çalışma karşısındaki engeller açısından karşılaştırılmıştır. Buna göre, ekonomik gelişmeye en elverişli çalışma mevzuatı 4 üzerinden 0.2 katılık derecesi ile ABD'de bulunmaktadır. Türk çalışma mevzuatı ise 4 üzerinden 3.8 puan ile en kötü notu almıştır."

Türk Hukuk Mevzuatında iş sürelerine ilişkin hükümlerin emredici niteliğe sahip olması sebebiyle iş sürelerinin esnekleştirilmesi mevzuat açısından mümkün değildir. Örneğin, 1475 sayılı İş Kanunu'nun 61. maddesi uyarınca genel bakımdan iş süresi haftada en çok 45 saat olup, bu süre haftada 6 işgünü çalışılan işlerde günde 7.5 saati geçmemek üzere ve Cumartesi günleri kısmen veya tamamen tatil edilen işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanmaktadır. Bu madde temelinde yapılacak bir yorum uyarınca, haftalık çalışma süresinin 45 saati geçmesi; sıkıştırılmış iş haftası veya sıkıştırılmış iş ayı uygulamasının mümkün olamayacağı açıktır. Ayrıca, sözkonusu hükümlerin sözleşme ile değiştirilemeyeceği göz önüne alındığında, toplu iş veya hizmet sözleşmeleriyle düzenlenebilecek alan da sınırlı kalmaktadır. Bu bağlamda, esnek çalışma yöntemlerinin, toplu sözleşme ve hizmet sözleşmeleri ile kararlaştırılmasına imkan tanınmasının sağlanması önem taşır.

Ülkemizde, esnek çalışma biçimlerinden iş süresine ilişkin olarak ancak 'basit kayan iş süreleri' uygulaması mümkün olabilecektir. Basit kayan iş sürelerinde, çalışanın günlük iş süresinin uzunluğu belirlenmiştir, ancak bu süre içinde çalışan ne zaman işe başlayacağını ne zaman işe son vereceğini kendi tayin eder.
Yabancı hukuk mevzuatları uyarınca toplam haftalık iş süresinin 5 veya 6 işgününe değil, daha az sayıda (örneğin 3-4) işgününe sıkıştırılarak sıkıştırılmış iş haftası uygulamaları mümkün olmaktadır. Aynı yöntem ile 1 aylık çalışmanın 10-15 güne sıkıştırılması suretiyle yoğunlaştırılmış iş ayı uygulamaları da görülmektedir.

Uygulamada yaşanan güçlükler sebebiyle Türk Hukuk mevzuatının, "esneklik" ilkesine göre yeniden düzenlenmesine yönelik çalışmalar gerçekleştirilmektedir. Tarafların (İşçi-İşveren sendikaları) görüşüne sunulmuş olan İş Kanunu Ön Tasarısı'nda esnek çalışma modellerinden ödünç iş ilişkisi, kısmi süreli çalışma, evden çalışma ile ilgili tanımlara yer verilmektedir.

Öntasarı'nın 65. maddesinde yer alan önemli düzenlemelerden biri, iş sürelerine ilişkin olup madde kapsamında haftalık çalışma süresinin 45 saat olduğu ve aksinin kararlaştırılmaması halinde bu sürenin, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanılabileceğidir. Ayrıca bu maddede, tarafların anlaşması ile haftalık normal çalışma süresinin, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde 12 saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabileceği ve bu halde, bir aylık süre içinde İşçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık çalışma süresini aşamayacağı belirtir. Öntasarı metninin yasalaşması ile 45 saatlik çalışmanın iş günlerine en fazla 12 saat esası uyarınca dağıtılması halinde sıkıştırılmış iş haftası uygulamasına yaklaşılmış olacaktır.

Ayrıca Öntasarı'da hizmet sözleşmesinin türünü belirleme serbestisi tanımlanmış ve 'taraflar iş sözleşmesini, kanun hükümleriyle getirilen sınırlamalar saklı kalmak koşuluyla, ihtiyaçlarına uygun türde düzenleyebilirler' ifadesine yer verilmiştir. Diğer taraftan, 'iş sözleşmelerinin belirli veya belirsiz süreli, tam süreli veya kısmi süreli yahut deneme süreli yada diğer türde oluşturulabileceği' belirtilmiştir.

Avrupa Birliği'ne girmeyi hedef edindiğimiz günümüzde, AB'nin istihdam stratejisini,

İşletmelerin istihdama ilişkin mali ve yasal yüklerinin azaltılması
Girişimciliğin teşviki
Eğitimin işçi-işveren işbirliği araçlarıyla geliştirilmesi
Esneklik süreçlerinin yaygınlaştırılması
Atipik çalışmaların özendirilmesi ve yaygınlaştırılması

olması tanımlamış olması da çarpıcıdır. Ana amacı işsizliğin azaltılması olan stratejinin ülkemizde de ilke olarak benimsenmesi, "12 milyon işsiz ve 4.5 milyon kayıt dışı istihdamın" bulunduğu 2012 Türkiye’si için kritik önem taşır.

Yukarıdaki stratejilerin benimsenmesi ise, özetle esnek çalışma için gerekli hukuki altyapının sağlanması ile gerçekleştirilebilir.

Esnek çalışmanın 'kuralsızlaştırma' veya çalışma hayatının 'hukuktan arındırılması' anlamına gelmediğini ve Türkiye'nin değişime ayak uydurmasının zorunluluğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Geç de olsa gerçekleştirilen çalışmaların desteklenmesi, hız kazanmasını sağlamamız çalışma hayatının gelişimi açısından kritiktir. Çalışma hayatında yer alan tarafların karşılıklı çıkarlarının uzlaşmasını sağlayacak hukuki altyapıyı kurmak için daha fazla geç kalınamaz. (http://www.ikademi.com/endustri-iliskileri/1335-turkiyede-esnek-calismaya-bakis.html)

Tam zamanlı ve alternatif iş yöntemleriyle çalışmanın yasal mevzuatı hakkındaki bilgilerin ardından, şimdi gelin bu alternatif iş yöntemlerinden en yaygın olan ‘Yarı Zamanlı İş’ ve ‘Dönemsel İş’ nedir ve koşulları ve huhuki dayanakları nasıldır inceleyelim.

Evrim Gözener

Kaynakça:

(Çevrimiçi, Kasım 2012): http://www.ikademi.com/endustri-iliskileri/1335-turkiyede-esnek-calismaya-bakis.html

(Çevrimiçi, Kasım 2012): Organisation for Economic Co-Operation and Development (OECD): “Employment Outlook 2012” : http://213.253.134.43/oecd/pdfs/browseit/8106071E.PDF

www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

DOLANIP DURAN BUNALTI



Hepimizin bir hikayesi var. Hiç kimseninkini küçümsemiyorum, bu bendeki bunaltı ne zaman patlayacak, diye düşünüyorum. Ve bekliyorum.

Öyle bir şeyle karşı karşıyayım ki monotonluk, sorumluluklar, geçirdiğim rahatsızlık… Dişlerimi sıkıyorum, yalnızlık tek başınalık… Aklımda ve bedenimde devleştiriyorum sorunları. Bir iç çöküş yaşıyorum.


Aslında düşünüyorum da hepimiz aynı hayatları yaşıyoruz, zamanlar ve yollar farklı ama aynı yerden başlayıp aynı yöne doğru sıralı bir biçimde gidiyoruz.

Bazen beni yanlış tanıyanlar var ve olacak da. Kendini bir şey sanan, ukala, kendini beğenmiş biri gibi görenler; aslına bakarsanız kendimi hiçbir halt sanmam, sanmıyorum. İhaneti gördüm, ölümün kara yüzünü öptüm, acının tarifini yaptım.

Yalnız kaldığımız zamanlar, eve gelip üstümüzü değiştirip, ev haline büründüğümüz asıl halimiz. Kalan zamanlarda birbirimizle oynuyoruz.

Yaşamda asıl olan acıdır, yaşamın güzel yanı acılar arası mutluluklardır. Zannedersiniz ki asıl olan mutluluktur ama öyle değil, aslolan acılar arası mutluluk. Annemizden dünyaya gelirken gülerdik, öyle olsaydı.

İşte yeni bir gün doğuyor, gün görmemiş omuzların da yeni bir güne uyanıyor. Bugün ne yapacağını, dün neler yaptığını düşünüyorsun. Güzel olan her şeyi özlüyorum, yırtıp tüm kabuslarımı yüreğime uzanan vicdanımı yeniden severek yelken açıyorum kelimeler diyarına.

Söz uçar yazı kalır. “Söz bir kuşa benzer.” iki dudağın arasından çıkıp uçar gökyüzüne. Konacağı yeri arar ve bulur. Bulduğunda kalır yürekte, ait olduğu yeri bilir. Pusulası asla şaşmaz, konakladığı yürekte çırpınıp durur, ne silinir ne kaybolur. Ses olarak, düşünce olarak dolanır durur. Bazı kelimeler vardır kılıçtan keskindir.

Şükran Güvenilir

www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

KORKUSUZ KAHRAMANLAR: LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR


Lösemi, çoğunluğunu çocuklarımızın oluşturduğu bir hastalık… Mücadele gerektiren uzun bir tedavi süreci var ne yazık ki. Çocukluk çağı lösemilerinde esas olan ilaçla tedavide 3- 3.5 yıl süren kemoterapi sonunda % 85'lere varan oranda tamamen iyileşme sağlanıyormuş. Tabi ki bu maddi manevi yorucu bir yolculuk... Tedaviye cevap alınamayan vakalarda ve bazı özel durumlarda ise kemik iliği nakli uygulanıyormuş. Başarı oranı %5- 10 civarlarındaymış. Hiç de küçümsenecek bir oran değil bu bence. Kemik iliği nakli için tabii ki donörlere ihtiyaç var, bunu hepiniz biliyorsunuzdur zaten. Duyarız ama duyarsız kalırız, diyorsanız bu yazıyı okumanıza gerek bile yok. Çünkü benim amacım yardımcı olmak isteyip nasıl olacağını bilmeyenlere, korkup çekinenlere yardımcı olabilmek için yol gösterebilmek. Önce bu konu hakkında kısa bir bilgi edinelim isterseniz.


Kimlerden kemik iliği ana-kök hücreleri alınabilir:

1- Doku grupları (HLA) uygun kardeşlerden veya nadiren diğer aile bireylerinden (ALLOJENİK).
2- Doku grupları (HLA) uygun akraba olmayan vericilerden (Kemik İliği Doku Bilgi Bankası aracılığıyla).
3- Hastanın kendi kemik iliğinin dondurularak saklanması ve gerektiğinde verilmesi.
4- Damarlarımızda dolaşan kanın içindeki ana-kök hücrelerin özel bir yöntemle toplanarak hastaya verilmesi.
5- Göbek Kordonu Kanı: Yeni doğan kardeşin ana-kök hücrelerden zengin plasentasından (eş) toplanan kanın kullanılması.

Kemik iliği nasıl alınır? : İşte çoğumuzun korktuğu aşama bu. Bir hayat kurtarabilecekken çekeceğimiz gelip geçici bir acıdan korkmak. Başımıza gelmediği zaman anlamak zor tabii... Eğer yüreği yanan ebeveyn biz olsaydık olaylara bakışımız çok daha farklı olurdu. Tabi bu sözüm herkes için geçerli değil. O kadar kocaman yürekler de var ki… Bencillikten arınmış başka canlar için çırpınan ve savaşan. Buradan hepsine canı gönülden teşekkür ediyorum. Kemik iliği toplama işlemi ameliyathane koşullarında genel anestezi altında uyutularak yapılır. Özel iğneler kullanılarak kemik içine girilerek ilik enjektörlere çekilir. Belirli miktarda alınan ana-kök hücreler özel torbalarda, filtre edilerek bekletilmeden lösemi hastasına damar yoluyla verilir. Ana-kök hücrelerin çok çok az bir kısmı alındığından verici-donör için yapılan işlemin hiçbir sakıncası yoktur. Nakil işlemlerinden sonra 3 hafta içinde sağlam ana-kök hücrelerden kan hücrelerinin hızla yapımı başlar. Verilen kemik iliğinin alıcıda reddini önlemek amacıyla 6 ay kadar koruyucu tedaviler uygulanır. İşte gördüğünüz gibi bu kadar basit. Uyutulduğunuz için işlem sırasında hiçbir acı duymuyorsunuz ve kısa süre sonra normal hayatınıza devam edebiliyorsunuz hem de bir hayat kurtarmanın verdiği hazla, gururla. İşte dünyadaki hiçbir şey bu duygunun yerini tutamaz emin olun.

Türkiye'de ve dünyada her yıl binlerce çocuk kansere yakalanıyor. Çocukluk çağındaki kanser vakalarını %35'le, ilk sırada olan lösemiler oluşturuyor. Türkiye'de lösemi, çocukluk çağı kanserleri arasında en yaygın olan kanser türü ve her yıl yaklaşık 2000 çocuk, lösemi hastaları arasına katılmakta. 2020' de bu sayının yılda 3000' e ulaşacağı tahmin edilmekte.

Çocukluk çağı kanserleri tedavi edilebilen hastalıklardır. Uyarılar ve bilinçlendirme çalışmalarına rağmen hızla artmaya devam eden kanser, çabaların yeterli olmadığını sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bilinçlendirme faaliyetlerinin sürdürülmesi, koruyucu önlemlerin artırılması ve çevremizdeki kanserojenlerle mücadele edilmesi gerekmektedir. Bu kadar büyük oranda hızla artmaya devam eden bir hastalığa karşı savaş sadece kemik iliği nakli yeterli olmuyor. Uzun süren tedavi aşamasında gerekli olan maddi imkansızlıklar da aşılmalı. Çoğu aile bununla baş edebilecek kapasitede değil. LÖSEV bu konuda yıllardır çalışmalarını başarıyla sürdürüyor. Yeni açılan Lösemili Çocuklar Köyü beni çok mutlu etti. Bu çocuklarımızın özel bakıma ve tedaviye ihtiyacı var. Ve bu çalışma sayesinde artık lösemili çocuklarımızın bol oksijenli yemyeşil bir bahçede, kuş sesleri içinde koşup oynayabilecekleri rüya gibi bir köyleri var. Onları bir araya getirip sağlıklı koşullarda tedavi edebilmek muhteşem bir başarı. Hepsinin bir arada olması psikolojik en büyük destek onlar için. Tabi burası yardım severler tarafından ayakta durabiliyor. Bunu göz ardı etmeyelim lütfen. Şunu bilin ki bir gün bir yakınızın da bu köye ihtiyacı olabilir.  LÖSEV’ in sitesini gezerken bizden giden mektuplara takıldı gözüm. Ve bir çocuğun kaleminden dökülenler dikkatimi çekti.

“Sevgili Kardeşlerime,
Bu yazı size bir arkadaşınız tarafından yazılıyor. Aramızdaki tek fark sizin vücudunuzda dolaşan, ama asla ruhunuza bulaşmasına izin vermeyeceğiniz bir mikrop. Size, şu anda yazmak istediğim pek çok şey olduğunu bilmenizi isterim. Ben henüz size başıma gelmeyen bir olay hakkında moral sağlayamasam da sizin içinizdeki hayat sevgisinin ve güneş parıltılarının ne kadar büyük olduğunu bir bakışınızdan ya da bir gülüşünüzden anlayabildim her zaman. Hep sorardım kendime bizim gibi daha çok genç yaşta hatta daha ana kuzusu olanlar nasıl böyle bir haberle hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilirler, diye. Ben bu kadar güçlü durabilir miydim hayatta? Hayatımda kendi içimde yeni bir başlangıç yapabilir miydim? İnanın bilmiyorum. Ama çok iyi bildiğim bir şey var ki siz hayata bakışınızla, güçlü duruşunuzla ve her şeye rağmen yüzünüzden eksik olmayan gülümsemelerinizle dünyanın bütün ödüllerine layıksınız. Unutmayın arkadaşlar, siz size uzatılan eller ile kendinize yepyeni bir dünya yaratacak kadar güçlüsünüz.”

Bu sözler küçücük ama kocaman düşünebilen bir yüreğin sesi. Var ol küçük yürek, arkadaşlarına destek olmaya çalıştığın için. Ve onun dediği gibi, evet lösemili çocuklarımız kendilerine uzatılan ellerle, belki kendi dünyalarını değil ama kendilerine ait bir köy yarattılar. Şimdi bize düşen bu köyün kapasitesinin büyümesinde ve ayakta durabilmesinde yardımcı olabilmektir.

Her şey için bir sebep vardır. Benim kemik iliği bağışı yapmama sebep lösemili bir çocuğu olan hemşire arkadaşımın bilgilendirme standı kurmasıyla oldu. O gün iliğimi bağışladım ama henüz kimseye uymadı ve inanın bunun için üzülüyorum. Dilerim bu yazıyı okumak da birilerinin sebebi olur.

Çocuklarımızın bu hastalığa yenilmesine izin vermeyelim.Haydi, el ele verme zamanı şimdi.. Onlar sizden uzanacak ellere, maddi manevi her desteğe muhtaçlar. Onlar korkmuyorlar ve bu hastalıkla savaşıyorlar. Biz de korkmayalım ve korkusuz kahramanlarımızı bu savaşlarında yalnız bırakmayalım.

Songül Rumelili

www.hayatadokun.net 'ten alınmıştır.

Söz Verdik mi?


Türkçenin gelişmesinde katkıda bulunan bir kurum vardır. Bu kurum latin harflerinden oluşan 29 adet sembolün belirli kurallar ile yan yana gelerek kurulan yapıların kuralları ile uğraşır. Dikkat çekmek istediğim ise, düşüncelerimiz neden Türkçe? Burada doğmuş olarak, zihnimizin geliştiği süreç içerisinde duyduklarımızdan elbette.



Fakat, gerçek ve gerçeklik arasında uzun bir tartışma farkı olsa da, belli ki ağaç bazen agaçtır. Dil kullanma sebeplerimizden bir tanesi de bu değil mi? Diline göre değişir tabii. Hangi dil içerisinde, nasıl ifade edileceği, sosyo-kültürel evrimler sonucunda bugünkü haline ulaşır. Arapların ağaçları ile amerikan yerlilerin ağaçları farklı mı? Cevabını veremediğim bir soru işte burada. Kim biliyor? Kim kimin ağacını anlıyor olabilir?


Halen iletişimin çok basit bir şey olduğunu, fakat insanların bu süreci zorlaştırmak için ellerinden geleni yaparak, kendi egolarını korumaları ve kendini değerli görmeleri nedeniyle, ulaşılmaz olmayı tercih etmeleri bir yana, kimin hangi kelimeyi neden kullandığını bilmesi üzerinde konuşmak ise bir muamma. Bu durumdan mütevellit her beynin, bu kelimeleri nasıl kodladığı da bir bireyin kendini ve etrafını fark etmesi ile çok derinden ilişki içerisindedir. Haliyle, birine kadın dediğiniz zaman çoğu insanın kafasında uyanması gereken şeyler farklıdır. (uyanmamasının da doğal olduğu kadar)  Dikkat çekmek istediğim problem ise, sizin daha kolay tahmin edilebilir vatandaşlar olmanız için, hangi kelimeleri nasıl seçmeniz gerektiği ve kullandığınız kelimelere göre karakter analizlerine uzanan derin bir yelpazenin olması. Ağzına sıçayım ile merhabalar Fikret beylerden tutun da, ‘off bu yüzücü çocuklara bak, nasıl taşlar, ne yerim, yutarım bu erkekleri’’.  Siz insanların genel konuşmasından toplum içerisinde seçmemesi gereken kelimeler (bunlar neden hep cinsel içerikli? insanın poposu ve cinsel organı ile olan sınavı nedir?) yaratıyorsunuz. Ve ortaya çıkan bir fikir çöplüğüne dönen toplum içerisinde bir tutam ifade için çırpınıyorsunuz. Bu noktada dediğim problemi iliklerimize kadar yaşıyoruz. ‘’Ee tam olarak ne demek istedi bu’’

Insanların dengesizliğe olan özlemini belirttiğim daha önceki yazılarım olmuştu. Kendimi tekrar etmek istemem, zira konumuzun bütün bir fikri yine dengesiz olarak, bilinçsizce konuşmaktan kaynaklanıyor. Bu evrensel de bir problem olma özelliği taşır bu sebeple. Ne düşündüğümüzden emin olmadığımız bir şekilde, hangi kelimeleri neden kullandığımızı (bazen tesadüfi olmakla beraber) fark etmeden konuştuğumuz mutlaka oluyordur. Yani bir bireyi tanımak için en iyi yollardan biri, dinlemekten ziyade, karşı taraftan gelen eylemler ile genel bir tablo içerisinde düşünmeyi gerektirir. Kimin birini tanımak için vakti var ki? Herşeyin ucuza, çok hızlı ve vaktinde yapılması gerektiğine inandığımız bir toplum içerisinde yaşarken, karşı tarafta ki insanların (sizden uzakta veya) hangi koşullar içerisinde, hangi tepkileri neden verdiğini, bir kere olsun merak edip düşündünüz mü? Hayır. Bunu kimsenin yapacak vakti yok, egosu yok veya sevgisi, merakı yok.

Bu sebeple, sadece size ilkokulda öğretilen öğretmen saçmalıkları ile ezber yaşayıp, üzerinize düşen rolleri benimsemekten mutlusunuz. Bu nedenle insan sevdiği için her şeyi yapabiliyor. Aynı kadın için her akşam bir sokakta ağlayan, bağırıp çağıran biri hasta olurken, bunu yapabilen sanatçılar romantik olabiliyor. Iyi bir kavram karmaşası örneği değil midir bu?

Kendisi ile olan problemlerden kurtulup, hiç değilse kendi bilincini fark etmeden once, biri için bir sıfat kullanırsanız, bir gün yanılabilirisiniz. Aileniz bile yanılabilir sizin hakkınızda. Daha siz yazmayı bitirmemiş olduğunuz hikaye içerisindeyken, tam olarak bir hikaye bitmeden sonunu sizin için yazacak insanlar olacaktır çünkü türkçe tam olarak böyle bir dil olma özelliğine sahip.
Özne nesne ve yüklem. Hayatınız, sizin yada başka birisinin neyi, nasıl yaptığını anlatmakla geçecektir. Sadece yürekten sizi tanımak ve sevmek isteyen insanlar, etrafınızda kalıp sizlere inanmak istediklerinde, ne olur bunun bulunmaz bir şans olduğunu unutmayın. Belki o zaman dil konuşmayan canlıları bile öldürüp yemek istemeyebilirsiniz. Sizin nasıl konuşmanız ve cümle kurmanız gerektiği, size otoriter bir yapı ile sunulsa dahi... En iyisini siz bilecek ve uygulayacaksınız. Hata yapacak, frontal lobunuz ne kadar küçükse her şeyi deneyerek öğrenmek isteyecek ve devam edeceksiniz. Konuştuklarınız ve yaptıklarınız arasında bir uçurum varsa, tekrar düşünün, söz vermiş miydiniz?

Okan Yaşarlar

www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

Evrim Gözener, JCI’ın "TOYP 2012” Türkiye Özel Ödülü’nü aldı.


Hayata Dokun Derneği Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Evrim Gözener, Junior Chamber International (JCI) Inc.’ın 16 Kasım 2012’de gerçekleştirdiği “Ten Outstanding Young Persons (TOYP), 2012” Türkiye Özel Ödülü’nü aldı.
16 Kasım 2012’de İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleşen ödül törenine 2011’de ödül alan Şafak Pavey de katıldı.

Başkanımız, teşekkür konuşmasının “Kadının insan haklarının önemini devrimleri ile gerçekleştiren; hür irade, adalet, hümanizm ve diyalektik kavramlarını içselleştirmeme vesile olan, vicdanımın sesini dinlemeyi kendi yaşamıyla örneklendirerek öğreten, Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü genç bir Cumhuriyet Kadını olarak sonsuz teşekkür, şükran ve saygılarımla anıyorum.” bölümü salondan yoğun alkış alırken; Gözener, Hayata Dokun ekibinin kıymetli gönüllülerine de teşekkür etti.



www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

Devlet İntikam Almaz


Türkiye, acı hatıralarını daha unutmadı. Daha doğrusu bu ülkenin bellek sahibi insanları… Darağaçlarında insanlar sallandırıldı. Toplumun ‘huzuru ve refahı’ için canlara kıyıldı. Bir kısmı siyasi sebeplerle gerçekleşti. Kimisi kısasa kısas mantığıyla… Ancak çağdaş hukuk devletlerindeki eğilim, devletin intikam alan bir kurum olmaması yönünde… Yani devlet bir kan davası yürütmemeli. Devlet, ülkedeki insanların sağduyusunu inşa etmeli, intikam duygularını körüklememeli.


Gelinen noktaya baktığımızda, başbakanın yine kendiyle çelişen açıklamalarından birine şahitlik ediyoruz. Daha anayasa referandumundan önce, idam cezalarıyla geçmişte alınan canlara ağlayan başbakan, şimdi idam cezasının tartışılmasını buyuruyor! İdam cezası tartışmalarının açlık grevleri ve AKP’ye yönelik muhalif hareketlerin yoğunlaştığı zamana gelmesi, pek manidar geliyor kulağa. Belki de iktidar, ‘yağlı urgan’ kozunu da denemek istiyor. Bu tartışılır.

İdam cezası, mantık ve etik yönden bakıldığında sakıncaları olan bir ceza türü… Dönüşü olmayan, temyizi olamayan bir hükümdür idam. Öyle ki yanlışlıkla hapis yatan, yeni delillerle serbest kalan birçok insan var dünyada. Cinayet suçundan idam cezası almış, idam gerçekleştikten sonra da mahkûmun aslında masum olduğu ortaya çıkmış pek çok örnek olay bulabilirsiniz. İşte sadece bu yüzden, idam cezasının ceza yasaları içinde yer alması bir facia…

Bu noktada bir filmden söz ederek, idam cezası hakkındaki çekinceleri pekiştirmeye çalışayım. Filmin adı Yeşil Yol… Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan filmde, geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Michael Clarke Dunkan’ın canlandırdığı John Coffey’in, iki küçük kızı öldürme suçundan idama mahkûm edilişi anlatılıyor. Tom Hanks’in canlandırdığı Paul Edgecomb’la sıra dışı bir bağ kuruyor John. John, hastalıkları iyileştiren doğaüstü bir güce sahip… Paul ile sıklıkla sohbet eden John, suçsuz olduğunu yine doğaüstü yollarla kanıtlıyor. Ancak tüm deliller onun suçlu olduğunu gösterirken idam günü de yaklaşıyor. Birkaç gardiyanın suçsuz olduğunu bilmesi John’u elektrik sandalyeden kurtaramıyor. John da istemiyor böyle bir kurtuluşu gerçi. Ve devlet masum bir insanın, toplum vicdanında çocuk katili olarak yer almasına neden oluyor ve o insanı öldürüyor. Bu çok çarpıcı bir sinema örneği olarak, hepimizin belleklerinde kalmıştır, eminim.

İdam cezası, suçun şiddeti ne olursa olsun devlet tarafından kaçınılması gereken bir yöntemdir. Yukarıda kısaca anlattığım film dışında, gerçek yaşam öyküleri bulmak da hiç zor olmayacaktır.

Yine idam cezasının adi suçlar içinde yer alan, cinayet, tecavüz gibi ağır suçlar için uygulanacağını varsayalım. Bu açıdan baktığımızda da yukarıda bahsettiğim gibi “devlet intikam almaz” diyerek yine karşı çıkmamız gereken bir durum var orada. Devlet, suçun caydırıcılığını insani, etik ve çağdaş normlar gözeterek sağlamalıdır. Suçtan korkarak değil, bilinçle uzak duran bireyler yetişmesini desteklemelidir.

Devlet eğer cinayet suçunda caydırıcı olmak istiyorsa, bireysel silahlanmayı da ortadan kaldırmalı mesela. Katili idam sehpasına gönderse bile, silahlanan insanlar günün birinde birbirini öldürecektir. Silah sahip olma yaşını 18’e indiren bir devletin, cinayeti idamla cezalandırması da elbette ayrı bir çelişki olacaktır.

Cezalandırılacak olan cinsel suçsa da bunu ortadan kaldıracak olan idam cezası değildir. Bu suçun kökeni bastırılmış cinselliktir ki, bu olgu devam ettiği müddetçe cinsel suçlar da durdurulamaz. Cezası ölüm dahi olsa…

Türkiye’de karanlık geçmişe bir öykünme söz konusu… Cellâdı bol bir ülkede yaşadığımızı çok iyi biliyoruz. Ve sesleniyoruz. İdam cezasının yeniden gelmesini isteyen çok sayıda insan bulabilirsiniz. Çoğunluğun bunu istemesi için duygu sömürüsüne sığınarak çok geniş kitleler oluşturabilirsiniz. Ama biz, tarihin gelecekteki kara sayfalarında isminizi şimdiden ayırtıyoruz.

Doğan Özcan
Editör

www.hayatadokun.net'ten alınmıştır. 

Sunday, November 18, 2012

Kadınların İş Hayatında Karşılaştıkları Sorunlar – III: İstihdam Edilmiş Kadın İşgücünde Cam Tavan : (Glass Ceiling) Sendromu


Cam tavan 1970’li yıllarda ABD de ortaya çıkan bir kavramdır. Örgütsel önyargılar ve kalıplar tarafından yaratılan, kadınların üst düzey yönetim pozisyonlarına gelmelerini engelleyen görünmez, yapay engeller olarak tanımlanır. (Wirth, 2001:1)


Cam tavan; devlette,  şirketlerde, eğitim kurumlarında veya kar amacı gütmeyen kuruluşlarda yüksek mevkilere gelmeyi arzulayan ve bunun için çabalayan kadınların karşılaştıkları engellerdir. Cam tavan terimi ile anlatılmak istenen, karşılaşılan sorunların belirsizliğidir. (www.anneyiz.biz/haber/haberdtl. php?hid=1809)

Yönetici pozisyonunda çalışan kadınların, belirli bir aşamadan sonra yükselmelerini engelleyen faktörlerin toplamına "Cam Tavan" ya da "Cam Tavan Sendromu" adı verilir. Cam Tavan adından da anlaşılacağı gibi görünmez bir engeli tanımlamaktadır. Cam tavan, bir kadın yönetici olarak belirli bir noktaya kadar yükseldikten sonra önemli bir terfi beklediği anda adını tam olarak ortaya koyamadığı nedenlerden ötürü istediği terfiyi alamama durumu şeklinde de açıklanır. (www.elegans.com.tr/arsiv/66/ haber018.html)

Kadınların iş hayatında giderek artan oranlarda yer almaları, çalışma yaşamında ve yönetimde kadınlarla ilgili araştırmaların da artmasını beraberinde getirir. Yapılan araştırma sonuçları, özel sektördeki kadın yöneticilerin ancak orta kademeye kadar ilerlediklerini ve orada durduklarını gösterir.

Yönetim seviyeleri bakımından bakıldığında kadın yöneticilerin sayısı açısından olumsuz sayılabilecek sonuçlar ortaya çıkar. Fortune 1000’deki  (Fortune 1000 listesi, toplam gelirler temel alınarak oluşturulan en büyük 1000 Amerikan şirketinden meydana gelir) firmaların sadece ikisinin en tepe yöneticisinin (CEO) kadın olduğu belirtilmektedir. Bu durum, kadınların yükselmesini  engelleyen bir cam tavan (glass ceiling) olduğu iddiası ile açıklar niteliktedir.

Cam tavanın oluşum nedenleri olarak; kadınların çalışma yaşamında kısa sayılacak bir süredir yönetici durumunda bulunmaları, işgücüne aralıklı olarak katılmaları, geleneksel olarak kadınların çalıştıkları belli alanların bulunması. örneğin; halkla ilişkiler, insan kaynakları yönetimi gibi yükselme olasılığının  düşük olduğu alanlarda ve son olarak da üst yönetimin işe alma ve terfi politikalarında ayrım yapmaları gösterilir. (Zel, 2002: 2)

Powell ve Butterfield (1994: 69), terfi konusunda karar verenlerin çok azının üst düzey yönetici pozisyonuna atamalarda cinsiyete önem vermediklerini belirtir. 

İşyerinde kadınların karşılaştıkları ‘Cam Tavan’ın üç boyutu üzerinde durulur. Kadınların iş yaşamında üst düzey yönetici pozisyonlarına gelememelerinin önündeki üç engel şunlardır;

Erkek yöneticiler tarafından konulan engeller: Bu engellerden en önemlisi kadınlara yönelik önyargıdır. Çoğu negatif olan bu önyargılar kadınların verilen üst düzey işleri yapamayacağına dair görüşleri içerir. Kişilik, kararlılık ve azim açısından yetersiz olarak değerlendirilirler. Erkek yöneticiler tarafından oluşturulan diğer engeller ise “kadınlarla iletişim kurmanın zorluğu” ve “erkeklerin gücü elde tutma” isteğidir.  

Kadın yöneticiler tarafından konulan engeller: Daha çok erkek yöneticilerin koyduğu engeller tartışılırken, kadın yöneticilerin koyduğu engeller göz ardı edilir. Kadın yöneticiler tarafından konulan engeller de  şu başlıklar altında sıralanmaktadır: 

Kendini referans alma yanılgısı; Kadın yöneticilerin bilinçaltındaki “Ben bu noktaya nasıl geldiysem, herkes aynı şekilde gelebilir. Özel bir çabaya gerek yok mantığı”dır.
‘Kraliçe Arı’ sendromu; Tepe yönetimde görülen ‘tek kadın’ olmanın bir başarı ve ayrıcalık göstergesi olduğu inancıdır.  

Kişinin kendi kendine koyduğu engeller; Cinsiyet rollerine ilişkin tutumlar; “Kadının yeri neresi?” sorusunun cevabını bulamayışı. Toplumsal değerleri sorgulamadan içselleştirmek. Kadınlara karşı olan negatif önyargıları kabul etme, benimseme.  İş-aile çatışması ve suçluluk duygusu ile başa çıkamamak; Özgüven eksikliği, kararsızlık, ne istediğini bilememek; Kendini geliştirme, koşullarını değiştirme isteği, inancı  veya imkânı olmamak; Sistemin değiştirilemeyeceğine duyulan inanç, sistemi destekleme
zorunluluğu hissetmek; Kariyerde yükselmeyi tercih etmemek / kariyer yönelimli olmamak, kariyerde yükselmenin gerekliliklerini ve zorunluluklarını göze almamak;  kadınların üst düzey yönetici pozisyonuna yükselme konusunda kendi kendilerine koydukları engeller içerisindedir. (www.anneyiz.biz/haber/haberdtl. php?hid=1809)

Şiyve  ise, kadınların üst düzey yönetici olmalarının önündeki engelleri ifade eden Cam Tavan’ı yaratan iki önemli faktöre işaret eder. Birinci önemli faktör,  kadının kendi kendine yarattığı engellerdir. Bunlar, aile hayatlarının zarar görmesinden duyulan endişe, nasıl olsa yükselmem mümkün değil diyerek sonuna kadar gidememe ve bu yaklaşımın getirdiği özgüven eksikliği, iş yaşamında kendi cinsini, öncelikle kadınları rakip olarak görme eğilimi  şeklinde tanımlanabilir. (www.elegans.com.tr/arsiv/66/ haber018.html)

İkincisini ise "çevresel faktörler"  şeklinde tanımlanır. Örneğin, kadının erkek dünyası tarafından bilinçli olarak sınırlandırılması, "nasıl olsa kariyerinin bir noktasında ailesine daha fazla zaman ayırmayı tercih edecek"  gibi düşüncelerle erkekler tarafından geliştirilen inanç, kadınların tabiatı itibarıyla erkeğe göre daha az becerikli, başarılı olma ihtimali düşük, liderlik vasfı olmayan bireyler  şeklinde önyargıyla tanımlanması kadınların terfilerini engelleyen çevresel faktörler olarak karşımıza çıkar.

Kadınların kariyer yapamamalarının ya da yetki sahibi olamamalarının (Cam Tavan açısından) altında yatan temel sebepler arasında; eğitimdeki fırsat eşitsizlikleri ve toplumsal yargılar da önemli etkenler olarak kabul edilir. (Özbey, 2004: 36). Kadınların kariyer yaşamlarını etkileyen en önemli unsurlardan birisi de erkeklerden farklı olarak toplum içerisinde benimsedikleri cinsiyet rolüdür. Cinsiyet rolü, hangi meslek ya da pozisyonun kadın işi, hangilerinin erkek işi olduğunun belirlenmesini sağlar; hatta, çalışma hayatına başlayabilmenin temel koşulu olan eğitim ortamlarında da bunların yansımaları dikkat çekicidir. Nitekim toplumsallaşma süreci kadınları, yönetmeye yönelik işlerden (yöneticilik, başkanlık, idarecilik, müdürlük v.b.) ziyade uzmanlık gerektiren işlere (doktorluk, öğretmenlik, hemşirelik v.b.) yönlendirir. Böylece, cinsiyet rolüne dayalı önyargılar pekişir. Kendisi de, bu önyargıların var olduğu bir ortamda büyüyen kadın; önünde örnek alabileceği rol modellerinin olmayışı, ileri bir kariyerin aile yaşamı üzerindeki olası olumsuz etkilerini düşünmesi, biraz da toplumsallaşma sürecinde öğrendiği roller ile iş hayatının beklentileri arasında yaşadığı rol çatışmaları (anne-eş rolü ile işkadını rolü arasındaki ikilem) ile iş yaşamına ilişkin isteklerini  şekillenir. (Crampton ve Mishra, 1999: 89)

Kadının iş hayatındaki sorunları ve bu sorunlar karşısında neler yapılabilir noktasında kadınlar ve bazı işletmeder, alternatif iş yöntemleri geliştirir. Önümüzdeki haftadan itibaren, iş hayatında özellikle kadınların tercih ettikleri alternatif iş yönetmelerine değinilecektir.

Farkında olmanız, takipte kalmanız dilekleri ve sevgilerimle.

Evrim Gözener, egozener@gmail.com

Kaynakça:

Aycan, Zeynep: “Üç Boyutlu Cam Tavan: Kadınların Kariyer Gelişiminde Kim, Kime, Neden Engel Oluyor?” www.anneyiz.biz/haber/haberdtl. php?hid=1809, 2012.

Crampton, S. M . and Mishra M.: “Women in management” Public Personnel
Management, Vol: 28, No: 1, 1999.

Özbey, Funda, R.: “Kadın Hakları ve Ekonomiye Yansımaları: Dünyada ve Türkiye’de Cinsiyetler Arası
Eşitsizlik”, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Biga  İİBF I.Ulusal Sivil Toplum Kuruluşları Kongresi Kitapçığı,
Çanakkale, 2004.

Powell, D.A and G.N. Butterfield: “Investigating The 'Glass Ceiling' Phenomenon: An Empirical Study Of
Actual Promotions To Top Management”,  Academy Of Management Journal; Vol:37, No:1, 1994.

Şivye, Ozan Çağım: “Kadın-Erkek Liderlik Tarzları ve Cam Tavan” Tügiad Elegans Magazin, Sayı:66, 2012. www.elegans.com.tr/arsiv/66/ haber018.html

Wirth, Linda: “Breaking Through The Glass Ceiling: Women in Management”, International Labour Office,
Geneva, 2001.

Zel, Uğur: “İş Arenasında Kadın Yöneticilerin Algılanması ve Kraliçe Arı Sendromu”, Türkiye ve Ortadoğu
Amme İdaresi Dergisi, 35, 2002.

www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

ERKEN TEŞHİSLE HAYATA DOKUN


Adını duymamızın bile korkuya kapılmamız için yeterli olduğu, çağımızın hastalığı kanser. Duyup da tüyleri diken diken olmayan birisi var mı aranızda? Hele bir de “Kansersiniz.” denilse ne hissederdiniz? İşte bu satırları ele almamın sebeplerinden biriside bu. Kanserde erken teşhisin kurtardığı insanlardan birisiyim, tabi ki şimdilik ne de olsa yarının ne getireceğini kimse bilemez.


Kanser, fiziksel ve psikolojik olarak savaşmanın gerekli olduğu bir hastalık… İnsan korktuğu bir şeyle nasıl savaşa girebilir? Bu yüzden önce korkuyu atmalıyız içimden. Bu sözleri söylediğime bakmayın; cumalardan bir gündü, saat 17:00’da göğsümdeki bir kitlenin iyi olmadığını öğrendiğimde yaşadığım ölüm korkusunu, ne ben anlatabilirim ne de yaşamayan anlayabilir. Araya giren çaresiz hafta sonu tatili boyunca hıçkıra hıçkıra ağladım. Ben ki bir de güçlü olduğumu sanırdım. Ve sonra kanseri araştırırken okuduğum bir yazı fikrimin değişmesine neden oldu. Ülkemizde kanserden ölüm sayısı kalp damar hastalıklarından sonra geliyormuş. Benim annem de babam da kalp hastası… Onlar benden daha fazla risk altında ve yıllardır mücadele ederek sağlıklı bir şekilde yaşayabiliyorlar. İşte bu sözlerle bu hastalıktan korkmamam gerektiğini anlamış oldum.

Her insanın kanser olma riski vardır ama risk grubunda olanların kanserle tanışma oranı diğerlerine oranla daha yüksek. Risk gruplarını biraz açalım isterseniz:

Daha önce bir memede kanser gelişmiş olması,
Daha önce memede kansere öncü sayılabilecek bir lezyonun bulunmuş olması,
Genetik olarak meme kanseri gelişimine yatkın genleri taşımak,
Ailesinde veya akrabalarında meme kanseri gelişmiş olması,
Uzun süreli doğum kontrol haplarının kullanılması,
Menopoz sonrası dönemde uzun süreli ve yüksek dozlarda östrojen replasman tedavisi yapılması,
Çocukluk veya gençlik çağında başka bir nedenle göğüs bölgesinin ışınlanmış olması,
Adet başlama yaşının erken, adetten kesilme yaşının geç olması,
Hiç doğum yapılmaması veya ilk doğumun 30 yaşından sonra yapılması,
Yaşın ilerlemiş olması, (Meme kanseri en sık 50- 65 yaşlar arasında görülmektedir.)
Aşırı yağlı gıdalarla beslenme alışkanlığı,
Mamografi taramalarında yoğun meme saptanması,
Yumurtalık ya da rahim kanseri hikayesi olması,
Elektromanyetik alanlara ve radyasyona sürekli maruz kalma.

İşte bu sebeplerden en az birine sahipseniz, sabah ilk işiniz bir doktora başvurmak olmalıdır. Normalde her kadın standart meme muayenesi yaptırmalıdır. Risk grubundakiler ise doktorlarının gerekli göreceği sıklıklarda muayene olmalıdırlar. Her kadının ayda bir kendi kendine elle muayene yapması gerekir. Eline kitle geliyorsa, ya da zaman içerisinde göğsünde farklılıklar gözlemliyorsa hemen bir doktora başvurmalıdır. Yaş ilerledikçe düzenli şekilde utrasonografik inceleme yapılmalıdır. Risk faktörlerine göre ne sıklıkla ultrason ve mamografi çektirilmesi gerektiğini kontrolü altında olduğunuz hekiminiz düzenleyecektir. Günümüzde erken teşhisin ne kadar önemli olduğunu ve birçok insanın erken teşhis sayesinde kanseri atlatıp yaşamına devam ettiğini çoğunuz duymuşsunuzdur.

Bu kadar önemli olan bir konuda boş vermek olmaz. Çoğu kadınlarımız muayeneden utandıkları için doktora gitmemekte ısrar etmektedir. Artık iş içinden çıkılmaz hale geldiğinde soluğu doktorda almaktadır. Ben bir sağlıkçıyım nerden duyduğumu sorarsanız bilmiyorum ama bu söz hep kulaklarımdadır: ''Sağlıkta utanma olmaz.'' Hayatını kaybetmek istemiyorsan eğer, gerekeni yapacaksın. Bu konuda bilgi almanız için KETEM (Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim) merkezleri çoğu yerde ücretsiz hizmet vermektedir. Bildiğim kadarıyla KETEM sorumlu olduğu bölge içerisinde otuz yaş üstü bayanları arayarak bilgi verip muayeneye davet etmektedir. Ama çağrılmadım diye beklemenize gerek yok tabi ki. İstediğiniz zaman KETEM' e başvurabilirsiniz. Emin olun, oradaki arkadaşlarla tanıştığınız zaman bu hastalığa bakış açınız değişecek.

İnternette rastladığım mini bir testi uygulamıştım. Meme kanserinde risk grubunda mıyım diye. Ve sonuç risk grubunda değilim çıkmıştı. Ama bu demek değildi, ben asla kanser olmam. Daha birçok etken vardı hayatımda sigara kullanımı, stres mesela… Elle muayene sırasında elime bir kitle gelmesiyle başladım bu maceraya… Hemen doktora gittim yapılan tetkiklerden sonra fibrokist teşhisi konuldu. Zararsızdı ama kontrol altında kalmam gerekiyordu.

Bu yüzden her sene ultrasona girmeye başladım. Yıllarca bir problem olmadı bir değişiklik gözlenmedi ta ki o cuma akşamına kadar. Radyoloğumun farklı bir kitle görmesi ve “Acilen biyopsi alınması gerekli.” dediği anı hiç unutmam. Bana güven veren bir doktor buldum ve yolculuk başladı, kendimi onun ellerine teslim ettim. Bu hastalıkta doktorunuza güvenmek çok önemli…  Muayene kapısında beklerken benim gibi başka bir yerden gelen kadınla tanıştım. Onun da kitlesi vardı ama biraz büyüktü. Benimki ise daha bir cm bile olmamıştı. Muayenelerden sonra doktorumuz ameliyata karar verdi, benim kitleyi aldı ve patolojiye yolladı. Diğer bayanın ameliyat esnasında kitle patolojiye gitti ve sonuç kötü gelince göğsünün tamamını ve lenflerini almak zorunda kaldılar. İnanır mısınız, ben kendimi unuttum onunla ilgilenmeye başladım. Ağrılarımı falan hissetmiyordum. Hiçbir şey umurumda değildi. Çünkü ben erken hatta çok erken teşhisle ucuz atlatmıştım. Ama o benim kadar şanslı değildi. Ameliyatın ardından gelen uzun bir tedavi süreci başladı onun için. Şimdi hâlâ dostuz. Yapabildiğim tek şey yanında olduğumu ona hissettirebilmek, elimden başka bir şey gelmiyor. Ama mutluyuz, her ne kadar kaybı çok da olsa hayatı kurtulmuştu. Erken teşhisle kurtulanlar arasına biri daha katılmıştı. Ben de hâlâ rutin kontrollerime devam ediyorum ve artık kanserden korkmuyorum.

Size söyleyebileceğim tek şey: Bir başkası sizin yerinize hayatınızı koruyamaz. Bu hayat size emanet… Kaliteli yaşamak istiyorsanız ona gerektiği gibi bakın ve kontrollerinizi ihmal etmeyin. Doktorum sonunda bana demişti ki “Bir sene sonra gelseydin sonuç bu kadar basit olmazdı.” Beni kurtaran rutin kontrollerim olmuştu. Bu sözü hiç unutmadım, unutmayacağım da. Sizler de düşünün, iyi düşünün kimin yerinde olmak isterdiniz?

Yapacağınız tek şey bir uzmandan destek almak ve bunun yanı sıra çevrenizdeki kadınlara da yol gösterip kontrollerini yaptırmaları için destek olmak. Hadi biz kadınlar el ele verelim ve bu göğüs kanserini yenelim. Yolumuz açık ve aydınlık olsun...

Songül Rumelili

www.hayatadokun.net 'ten alınmıştır.

Thursday, November 15, 2012

Hayır





Kültürel tarihimizden de süre gelen "hayır" demeyi sevmeyen günlük insanları üzmemek için gösterdiğimiz hoşgörü dünyası; göz önünde olmasa da çok büyük bir fikre büyük zararlar veriyor. Kendinize.

Bireylerin kendilerini, karekterlerini zevklerini yada en basiti isteklerini bilinçli/bilinçsiz olarak fark etmedikleri bir dünya içerisinde "hayır" demek kolay mı? Evet!


Trafik oluşturan her hareketli hareketsiz nesneler dünyasında hiç kimse kendi vaktinden ödün vermek istemiyor. Yol boşsa trafik işaretleri geçersiz, fakat ölme riski varsa o zaman düzenleyici bir ibareye dönüşüyorsa bunun kararını almış olan toplum, kuralları esnetmeye ve kendi "hayır" deme mekanizmasına sahip olduğunu daha açık şekliyle yansıtmıyor mu? Bu kadar kural tanımazcılık, ulaşacağı yol üzerinde kendisine engel olan herşey ile kavga etme hali; en basiti önünde duran insanlara yürümedikleri için kızanlar...

Trafik aslında karşımızdakiler değil, trafik bizleriz. Engellerde, çukurlarda, otoparklarda. Fakat bir şekilde yolunuza ulaştıktan sonra büyük bir eziklikle "hayır" demesi ni unutmuş, koştura koştura herşeyi hiçe sayan yapı yok olmuş buluyoruz kendimizi. Çünkü evdeyiz artık, dostlarlayız belkide tüm hayatı çekilir kılan bizi mutlu ve iyi hissettiren şeylere kavuşmak için bu kadar çile çektikten sonra onlara "hayır" demek yakışı kalır mı? Evet! Kalır.


Kişilerin kendilerini tanıması için harcadıkları süre çok izafi olmakla beraber, yakın çevresinden duyduğu kendisi hakkındaki yorumlar her ne kadar ciddiye alınmasa da gösterdiği değişiklik bakımından takip edilmeye analiz edilmeye değerdir. Siz sevgiliniz için prenses/şövalye düşmanınız için iğrenç ve adi, anneniz babanız için tembel/çalışkan olabilirsiniz. Çalışmayan birine tembel denmesi, sizinle yakından ilgilenen kişilerin sizin daha çok hoşunuza gideceği lakırdılar etmeleri çok doğal değil mi? Hayır değil.

Çünkü hiçbirşey sizi sizden daha iyi tanıyamaz. Bu nedenle herkes çok yanlız kaldığını bildiği ve bundan bilinçli/bilinçsiz olarak çok korktuğu için olsa gerek, can simidi olarak tutunuyorsunuz sosyal hayatınıza. Bu bizim genetik kodlarımız da yazılı olan bir genetik miras. Insan sosyal davranışları olan bir memeli türüdür. Evet ama diğer hiç bir memeli türü kadar da doğaya ve insan olma doğasına bu kadar zarar veren başka bir tür yok herhalde. Hayır! Var. Sadece bilimsel olarak çözememiş olabiliriz, refere alabileceğim çok derin bilgiler olmadığı nedeniyle bu kısmı biraz yüzeysel geçeceğim.

Hayır! kısmı sosyal hayatımızda karşımıza fazlasıyla otoriter tutumun reddedilememesi için karşımıza ‘‘ısrar’’ ve iyi niyetten dolayı ‘‘sen bilmezsin ama açsın aslında, sen bilmezsin ama bu benim hakkım aslında’’ şekliyle en gücel haliyle etrafımızda var. Sizin hayır diyebilmenizin geçerli olabilmesi için, size bir birey bir farklı kişi gözüyle bakmaları gerekir sosyal çevrenizin. Ne kadar da yanlız kalırsanız da kalın, etrafınız ne kadar geniş olursa da olsun, hayır diyemediğiniz her an size ögretilmiş ve toplumda gördüğünüz ezberlikler dünyası içerisinde boğulmaya mahkumsunuz. Bu sosyal düzen icerisinde hiç bir şeyi kabul etmek kabul etmek zorunda değilsiniz, dünyanın başka ülkeleride var. Hayır demesini bildiğiniz ve gerçekten hayır dediğiniz süre içerisinde istenmeden bebek sahibi olan çiftler olmaya devam ederse ben buralardan gideceğim. Evine gitmek için dünyayı hiçe sayan ve yakın çevresini kendi dünyası gibi gören ve kimseye hayır diyemeyen, biri olarak işiniz çok zor.

Hayır, diyerek ve istenemdiğiniz herşeyi sürekli ifade edip kabul etmediğiniz her tür fikirsel düşüncede toplu bilinçli/bilinçsiz kafanıza kodlanan gerçekliklerde (gerçek bu değildir) basit bir kelime ile nelerin değişeceğini hayal edebiliyor musunuz? Ve ancak böyle toplu bir redd etme rituelinden sonra siz hayır deseniz de demesenizde manevi/fiziksel olarak hiç kimsenin sizin hayır demenizi ezip geçemeceği, denemek istediğiniz herhangi bir aktiviteyi sevmeyip yarıda kesebileceğiniz ve hiç kimsenin (aileniz ve çerenizin) size yapacağı her tür sıfat ya da yorumdan uzak durduğunuz her an kendiniz olarak yaşayacak, tüm hatalarınız ve tüm istekleriniz sadece size ait olacaktır. Hayır! diyerek özgürleşmeye bir adım daha yaklaşacaksınız. Bazı durumlar da hayır diyeceğiniz bir koşulda bunu diyemiyorsanız bulunduğunuz konumu iyi değerlendirip sebeplerini araştırdığınız da bile bu geçerlidir. Tutarsızlık en büyük problemin alt zeminini oluşturur, hayır diyemediğiniz herşey için..

şöyle yapalım mı,

-hayır!

buraya gidelim mi benim için ama…

-hayır!

vücuduna, kendi vücut sıvılarımı karıştırabilir miyim, olabilir miyim?

-hayır!/evet!/bilmiyorum (ama istemiyorum) HAYİR!

okulu kıralım mı?

-hayır!

kokain ister misin?

hmm hayır!
.
.
.
.

(örnekler sonsuza kadar devam etse de)

Bunları yapmazsanız yalnız kalacak ve kendiniz olmayacak mısınız? Evet!

Peki, kendiniz olamadığınız yerde işiniz nedir?

Okan Yaşarlar

www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

KADIN GİRİŞİMCİ OLMAK NE DEMEK?


Yeni iş olanakları sağlaması ve ekonomiye can vermesinden dolayıdır ki bir ülkede ne kadar çok girişimci varsa o ülke aynı oranda gelişmişlikle eşdeğer görülüyor. Son dönemde sıkça bahsedilen ve devletin son sürat desteklediği girişimci ve girişimcilik üzerine konuşulacak, paylaşılacak çok şey var aslında. Bence en önemlisi 2011 yılında temelleri atılan, esasen 2012 yılı içerisinde gerçekleştirilen  Girişimcilik Konseyi’ nin oluşturulmasıdır. Girişimcilik Konseyi’ ne konu ile ilgili tüm STK' lar, birlik ve dernekler ve ilgili devlet kuruluşları üye. Geliştirilecek olan stratejiler açısından, herkesin bir ortamda toplanması çok önemli. Devlet, konu ile ilgili 2 kollu bir strateji belirliyor. Birinci kol gerekli yasa ve kanunlar çıkartarak girişimcinin önündeki engelleri kaldırıyor, ikincisi kol ise toplum içerisinde yenilikçi  fikir sahibi olan kişileri cesaretlendirip gerekli eğitimleri vererek iş kurması destekleniyor.


İşleyen süreçte özellikle kadın girişimcinin sayısını arttırmak; kadın girişimcinin eğitimden üretime, sermaye ve finansa ulaşmada yaşadığı problemleri çözebilmek için çeşitli protokoller imzalanıyor. Kadının girişimci olması için öncelikle fark yaratan bir fikrinin ve ufak da olsa bir sermayesinin olması şart. “Girişimci hazır, iş gücü var, fikir var fakat sermayem ve işletme bilgim yok.” diyorsanız o zamanda girişimcilik eğitimleri ve akabinde verilen hibe krediler imdadınıza yetişiyor. KOSGEB veya üniversiteler tarafından düzenlenen eğitimlerde işletme ile ilgili bilgiler veriliyor ve eğitimler sonunda 30.000TL geri ödemesiz destek sağlanıyor.
“Ufak da olsa bir işim var, fakat geliştirebilmek için yol yöntem nedir; bu kadar rekabet ortamında daha ileri nasıl gidebilirim ve işimi nasıl geliştirebilirim?” derseniz, size Özyeğin Üniversitesi kapsamında verilen 10.000 kadın girişimci sertifika programını öneririm. Eğitim sonrası mentörlük ve koçluk desteğiyle mezun olan girişimcileri yalnız bırakmıyorlar. Üstelik 4. dönem kayıtları başladı.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Evli veya bekar bir kadınsınız, tüm süreçleri aştınız işinizi kurdunuz, her şey yolunda iş tutundu. Süper bir kadın girişimcisiniz. Hem devlet hem de mentorlar her an sizin yanınızda. Her şey tamam mı? Hayır, değil. Maalesef değil.

Kadının en önemli faktörü eşi, çocukları ve ailesi, kendisine destek olmadığı sürece kadın, bu performansı uzun süre yürütemiyor. Kadın ve anne olması onun her zaman ayrıca ağır görevler yüklenmesine sebep oluyor. Canlı birçok örneğini gördüm. Başarılı tüm kadınların arkalarında onu desteleyen ailesi var. Ya da iş odaklı eşsiz ve çocuksuz bir yaşam tercih ediyor. Belki erkek için de aile faktörü önemli, fakat evde onu bekleyen işler olmuyor. Toplumumuzda ev her zaman kadının yükü.  Bu yüzden toplumumuzun da eğitimi şart. Yine erkek çocuklarını yetiştiren biz annelere çok iş düşüyor. Onlara şimdiden bir anneye ve eşe bağlı kalmadan yaşama, kadına her türlü saygı duymayı öğretmeye ve okullara, eğitim kurumlarına, özellikle Müslüman toplumlarında kadının, daha eşit haklara sahip olması konusunda çalışmaların sürdürülmesine çok ama çok ihtiyaç var.


İlknur Cantürk
www.hayatadokun.net 'ten alınmıştır.

Bir Hastalık Belirtisi Olarak Kadına Şiddet


Son 7 yılda kadın cinayetleri %1400 arttı. 29 günlük Şubat ayında bile, 20 kadın öldürüldü.
10 kadına tecavüz edildi. Devletse kadın bakanlığına gerek duymayarak bakanlığı kaldırdı.
Tecavüze uğrayan genç kızlarımıza tecavüzcüsüyle evlenmesi öneriliyor. Tecavüzcüsüyle evlendirilecek kızlardan annelik (!) görevi beklenecek.


Şimdi ne yapsalar bize yaranamadıklarını söyleyecekler. Kadına yönelik şiddet için aldıkları önlemleri, çıkardıkları yasaları görmezden gelmekle suçlayacaklar bizi. Aile içi şiddet konusunda aldıkları önlemleri önemsiyoruz. Aile içindeki kadının ve çocuğun şiddete ve istismara karşı korunmasını sağlamak için çıkardıkları yasaları destekliyoruz. Ancak bu yasalar, sorunun çözümü için yeterli olmadığı gibi başka bir sorunun da açığa çıkmasına neden oluyor. Devlet evli olmayan kadını şiddete karşı korumayacak. Öyle ki son zamanlardaki fiziksel şiddet ve ölümle sonuçlanan saldırılar boşanmış, evli olmayıp ayrılmış kadınlara yönelik… Ve elbette tecavüz… Ve devlet, bütün bunlardan korunmak için evliliği işaret ediyor.

Kadın söz konusu olduğunda ona yönelik işlenen tüm suçlarda ceza indirimi uygulanıyor olması ne kadar ilginçtir! Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmemek adına olsa gerek, kadına yönelik şiddet neredeyse toplum için suç değil bir rutin olarak görünüyor. Dillere pelesenk bu gibi sözlerin üretildiği bir toplumun, daha demokratik ve daha insani bir noktaya dönüşmesini beklemek, boşuna bir bekleyiş geliyor bazen.

Kadına şiddet uygulayan erkeğin ruhsal olarak hasta olduğu görüşü, genel olarak kabul gören bir görüştür. Buna katılabiliriz. Ancak bu şekilde kişisel düzeye indirgersek kadına yönelik şiddetin toplumsal bir hastalığın sonucu olduğunu göz ardı ederiz. Toplumun önyargılarının, tabu ve baskıcı kurallarının hastalık yayıyor olması, erkeklerin psikolojik olarak bir hastalığı birbirine bulaştırabilir olmasından daha gerçekçi bir sonuç olacaktır.

Önyargı, güce itaat isteği, zayıfın veya sayıca az olanın güçlü ve çok olanın yönetiminde olması gerektiği düşüncesi, fiziksel gücün, zekâya tercih edildiği ilkel dönemden kalan eğilimler (daha çok sayılabilir) gibi sayabileceğimiz konu başlıkları bizi şiddetin kaynağını açıklamakta bir ölçüde yeterli olacaktır. Erkeğin toplumun din, gelenek gibi unsurlarla egemen güç sayılmasıyla diğer taraftaki kadın (sayıca üstün bile olsa) itaat etmeye zorlanır.

Çünkü iş,  kadın ve erkek eşitliğine geldiğinde çoğunluk hâkimiyeti düşüncesi de ortadan kalkar. Zaten başlı başına çoğunluğun mutlak üstünlüğü bile hastalık için yeterli bir bulgudur. Kadına yönelik şiddeti besleyen de yine aynı baskıcı zihniyetin yarattığı kadının erkeğe hizmet etmesini öneren, hatta dayatan algıdır.

Kadın bakanlığının kaldırılmasıyla kadının toplum içindeki tek yerinin, aile kurumu olduğu kesinlik kazanmış oldu. Devletin bu tavrını anlayabiliriz. Çünkü sistem, devletin baskılarıyla ayakta durmuyor mu? Sistem, devletlere, halklara baskı uygulamasını emreder. Devletler de uygular. Devletler sistemi ayakta tutar. Sistemi de en büyük güce sahip olan devlet yönetir. Güce sahip olanın, sonsuza denk mevcudiyeti en önemli şarttır sistemde. Bunun için çok olanın hâkimiyeti ve ataerkil yapı “öteki” kavramını hayatımıza kazandırır. Hele ki o ‘ötekiler’ hakları için mücadele edecek olurlarsa vay hallerine...

Aslında dünyadaki diğer tüm şiddet türlerinin de kaynağı iktidardakinin mevcudiyetini koruma arzusudur. Mahalle kavgası mahalle kabadayısını seçer. Siyasette muhalif düşünceler iktidar tarafından uygulanan psikolojik şiddetle ortadan kaldırılır. Evde kadının başkaldırma ihtimali her gün düzenli olarak ruhsal ve fiziksel şiddetle ortadan kaldırılır. Hak arayan polis copuyla dövülür. Anne çocuğuna, öğretmen öğrencisine otorite sağlamak için şiddete yönelebilir. Dolayısıyla şiddetin kaynağı insanın iktidarı koruma arzusudur. Onun kaynağıysa toplumun güçlüye verdiği aşırı değerdir.

Görülüyor ki şiddetin kime, kim tarafından uygulandığının bir önemi yok. Çünkü asıl sorunumuz bambaşka… Toplumun bu iktidar hastalığının sonucudur şiddet. Yara düşünün. Kanıyor. Bizse sürekli kanamanın dağıldığı yerleri temizliyoruz. Her seferinde temizlense de yara duruyor aslında. Hatta kangren olmak üzere…

Egemen olma arzusunun olmadığı toplumda şiddet olmaz. Ötekiler yaratılmaz. Ancak güce tapınmayı öğütleyen toplumsal normların ortadan kalkmasıyla bu sağlanır. Gün ve gece bile yılda bir kez eşit olabiliyorken, biz insanlar neden birbirimizden farklı yönlerimizi bir üstünlük sayıyoruz? Neden eşit olamıyoruz. Ve bu üstünlüğü neden egemenlik kurma sebebi olarak görüyoruz? Oysa yazın gün üstün, kışın gece… Onların bu üstünlüğünü dünyanın dönüşleri belirliyor üstelik. Oysa bizlerin üstünlüğünü belirleyen hiçbir doğal faktör yok ki.

Biz insanlar birbirimizi tamamlamak için varız. Bir inşaatın çizimlerini zekâsıyla yapan bir mimarın üstünlüğüyle, o inşaatı bitirmek için çalışan işçilerin beden gücü bir eşitlik doğurur. Eğer o işçi yoksa hiçbir çizim hayat bulamaz toprakta.

Kadına şiddet konusu üzerinde yoğunlaşarak şiddetin kaynağını ve devletin çizgisini irdelemeye çalıştım. Görüldüğü gibi kadına karşı şiddetin çözümü genel olarak şiddetin kaynağını ortadan kaldırmaktan geçiyor. O da iktidar hırsı… İktidar hırsı bir kelebekte olsaydı; inanın, bir kanat çırpışıyla dünyada fırtınalar kopardı.

Doğan Özcan

Editör

www.hayatadokun.net 'ten alınmıştır.

Saturday, November 10, 2012

EDEBİYATTA ANTİ-KAHRAMANLARIN YÜKSELİŞİ


"İletişim araçları git gide yaygınlaşıyor ve bunlar, domates salçası ve şiddetiyle birlikte batı demokrasisini yayıyorlar. Bunlar; güçlünün egemenliğini kabullenmeyi öğreten ya da bir sosisle mutluluğu, bir sigara ile onuru, bir otomobil ile kişiliği birbirine karıştırmayı öğreten günlük mesajlar taşıyor."
Eduardo Galeano


XX. yy.dan sonra edebiyat, anti-kahramanların önlenemez yükselişine sahne olmuştur. Bir anti-kahraman ise sıradan bir roman kahramanına göre daha alaycı, eleştirel, bağnaz veya kötümserdir. Toplumsal dayatmalara karşı çıkan, sıradan toplum insanıdır. Oblomov, Selim Işık, Bardamu, Mersault, Aylak Adam C., İvan Karamazov gibi birçok modern ve postmodern roman kahramanı ahlaki eğilimlerinde, hayata bakış açılarında kusurlar bulunan ya da başka bir ifadeyle söylemek gerekirse idealleri olmayan veya sarsılmış karakterlerdir.

Peki, bu yükselişin altında yatan nedir? Bu elbette toplumsal bir eğilimin neticesidir. Sanayi toplumuyla dönüşen ve hızlı yaşamaya başlayan Avrupa toplumları materyalist bir sürecin etkisi altına girmiştir. "Katı olan her şey buharlaşıyor ve kutsal olan ne varsa sıradanlaşıyor." diyen Marx' ın tespiti bu açıdan çok doğru bir ifadedir bana göre. Artık masallardan ve kusursuz kahramanlardan uzaklaşan Avrupalılar; daha sert, acımasız, gaddar, ironik ve alaycı karakterlere yönelmiştir. Dolayısıyla anti-kahramanların yükselişi, Batı'nın mekanik devriminin sonuçlarından biridir. Hızlı üretim ve tüketimin koşuşturmasına şahit olan Avrupalılar, edebiyatta, bu çarkın altında ezilip büzülen karakterlere odaklanmıştır. Yeni bir yaşam biçimi Avrupa' dan doğup yükselmeye başlamış ve sanatı, edebiyatı da önüne katmıştır.

Modernizmle başlayan yeni dönemde Doğu' nun egzotik, rengarenk ve masalsı yaşam biçimi ayakta kalamamıştır. Avrupa' dan akan bu karanlık ve agresif ırmak, Doğu' ya da taşınca, o rengarenklik de silinip gitmiş; yerini kalıcı bir griliğe bırakmıştır. Bu zararlı atıklarla denizin kirlenmesi gibi bir şey, düşünceler ve yaşam biçimi de bu şekilde kirlenmiştir işte. Kendi kültürlerinden uzaklaşıp Batı medeniyetlerinin kılık kıyafetinden, şirketleşmesine ve hatta düşünce biçimlerine kadar benzemeye başlayan Doğu medeniyetleri de bunun kanıtı olsa gerek.

Bana göre bunu yitip gitmiş bir çeşitlilik olarak görmek ve hayıflanmak da gerekmiyor. İnsan veya toplumlar için izlenmesi gereken doğru bir yol da yok bence. Olması gereken zaten olandır. Bu mahvımıza yol açacaksa bile. Anti-kahramanlar konusuna dönersek, şunu da söyleyebiliriz; artık modern edebiyatın anti-kahramanları da silinme noktasına gelmiştir. Bir roman kahramanının pek az marjinal özelliği vardır; hatta neredeyse yoktur. Nüfus patlaması yaşayan yeryüzünde, mekanikleşen ve sınırsız haberleşebilen toplumlar gri bir renkte giderek ve artarak homojenleşmiş ve sonuçta yüzeysellik ve düşüncede sertlik ve rasyonellik her kafaya had safhada yerleşmiştir.
Ali Osman Öztop
www.hayatadokun.net'ten alınmıştır.

PANTERİM NEREDE?


4 Ekim’ den bu yana her cephede hayvan severler hayvan haklarını koruyabilmek için yürüyüşler yapıyor, bildiriler yazıyor. Yeni çıkacak yasaya engel olmak için herkes seferber olmuş durumda; sadık dostlarımız daha iyi şartlarda yaşasın diye, toplama kamplarına gönderilmesin diye. Umarım bu yakarışlar birilerinin kulağından girer ve vicdanlarına ulaşır. Hoş yasaya gerek kalmadan, kendini yetkili ilan etmiş bir grup insan sokaklarda kedi ve köpekleri toplayıp uzakta boş arazilere atıyor, kimse de ses çıkarmıyor. Aynı benim hikayemde olduğu gibi...


Çocukluğumdan itibaren hep evcil hayvanım olsun istedim. Fakat annemin hayvan tüyüne alerjisi olduğu için bu mümkün olmadı. Sonra evlendim, kendi evim oldu; bu sefer yoğun iş temposundan ona zaman ayıramayız diye düşündük. Akabinde çocuklar oldu bu sefer yok tüy yutar, şu olur bu olur… Anlayacağınız hayalimi hep erteledim.

Yaz başı idi, sitenin sosyal merkezine bir hayvan severin kapısına bırakmışlar bizimkini. Görseniz bir tatlı... O yeşil gözler, simsiyah parlayan tüyler… Adamcağız "Bir değil, üç tane kedi; nasıl bakarım bunlara? Siz alın birini!" deyince ben panterimi sahiplendim. Aynı gün doğru veterinere giderek parazit aşılarını yaptırdık. Boynuna bir damla damlattık, uzun süre pire ve keneden korunsun diye. Sonra eve geldik bir süre mıncıkladık. O da kısa sürede alıştı bize.

Panter adını taktık, hayvanlara mesafeli olan eşim bile çok sevdi; sevdirdi bize kendini. Çocuklar iple, yumakla oyunlar oynadı. Pür kahkaha, neşe… Birden evimizin neşesi oldu Panter. Biraz moraliniz bozuk olsa sanki anlıyor, hemen kucağınıza geliyor ve sevdiriyor kendini. Siz de bir meşguliyet bulunca kafanızdaki düşünceleri unutuyorsunuz. Olumsuz tarafı sadece tüyleri… Sevdiniz vakit tüyleri biraz üzerinize bulaşıyor. Fakat onun da çözümü var: tüy toplayıcı makaralar…

Dört ayımız böyle geçti. Sevgiyle büyüttük Panter’ i. Herkese yaklaşır, kendini sevdirirdi. Yaklaşık üç hafta önce Panter’ in boynundan tasması çıkarılmış görünce sitedeki çocuklar almıştır diye düşündüm. Ertesi akşam Panter dışarıdan eve dönmedi. O gün bu gündür bakmadığımız yer kalmadı. Aşı vakti geldiğinde veteriner ablamız “Niye gelmedi?” deyince durumu anlattık. Meğer site güvenliği site içerisindeki bir sürü evcil hayvanı toplayıp uzakta boş bir araziye bırakmış. Ve bir sürü hayvan severin hayvanı kayıpmış. Duyunca çılgına döndüm. Hemen soluğu müdüriyette aldım. Sahipli hayvanlara kesinlikle dokunmadıklarını, başıboş dolaşanları aldıklarını söylediler. Külliyen yalan. Böylece Panterimizi hain eller bizden ansızın aldı. Anlayacağınız yasaya gerek kalmadan vicdansız insanlar da bu işlemi gönül rahatlılığıyla yapıyor.

İlknur Cantürk

www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

CİNSEL İLETİŞİM


Ne yazık ki bu konuda eksiklikleri olan bir toplumda yaşıyoruz. Yetiştiriliş tarzımız, kültürümüz, dinsel sınırlamalarımız... Daha birçok neden yüzünden adını bile utanmadan söyleyemediğimiz, söyleyeni de yadırgadığımız bir toplumun fertleriyiz.


Bu kadar ümitsiz konuştuğuma da bakmayın, günümüzde insanlar daha bilinçli tabii ki. Bu konuda ben bile bu satırları yazabiliyorsam, başka söze gerek yok, çok da ümitsiz bir durumda sayılmayız.

Çiftler arasında kaliteli yaşamın gerekliliklerinden biri de sağlıklı bir cinsel yaşamdır. İnsan hayatını birçok yönden etkileyen cinsel sorunlar ne yazık ki toplumumuzda mahrem kabul edildiğinden, gün yüzüne çıkartılmaz ve sessizliğe mahkum edilir. Çözülmemiş sorunlar içerisinde ilişkiler yıpranır ve zamanla yok olur. Eğer cinsel iletişimi sağlayamazsak kazanamayacağımız gibi, kazandıklarımızı da zamanla kaybederiz. İnsanların kişilikleri gibi cinsellikleri de birçok etkene bağlı olarak gelişir ve değişikliğe uğrar. Doğup büyüdüğümüz ortam, yetiştirilme tarzımız, aldığımız kültür cinsel kimliğimizin sınırlarını oluşturur. Sonra gözlemleyebildiklerimiz, duyduklarımız gibi birçok dış uyaran tarafından bu sınırlar farklılıklara uğrayabilir. İki ayrı kültürden gelen insanın konuşmadan birbirlerini tanımaları mümkün olmadığı gibi, konuşmadan cinsel uyum sağlamaları da mümkün değildir. Cinsel hayat baştan sağlam temellere oturtulamadığı gibi zamanla da hasara uğrayabilir. Önemli olan onu tamir edebilmek... Fiziksel bir rahatsızlık varsa şayet, uygun bir tedaviyle halledilebilir, ama sorun farklılıklar ve psikolojikse eşlerin mutlaka iletişim sağlaması gerekir. Suskunluk ve kabullenmek sorunu halletmez. Sonucunda daha fazla probleme yol açar. İnsan sanır ki iyi bir cinsellik, var olanın en iyisini yapabilmektir, ama bu yanlıştır. Önemli olan partnerinin ne istediğini bilip onun en iyisini yapmaya çalışmaktır. Bunu da konuşmadan yapamazsınız.

Cinselliğin temeli zevk almaya dayanır. Eğer zevk alınmıyorsa bu bir görev haline dönüşür. Bu da insana eziyetten başka bir şey değildir ve zaman içerisinde bu da tükenecektir. Başarılı olmaya, kazanmaya giden yolun köprüsü, iyi bir iletişimdir. Ben bu konuda utanılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Aslında o kadar basit ki yapılacak tek şey: Çevre baskısı, kültür, öğretilmişler, sebep ne olursa olsun düşünmeden eşlerin mahremiyetlerini koruyarak, birbirleriyle açık açık utanmadan konuşabilmeleri; önemli olan bu işte. Cinsel problemlerin çoğu eşler arasında konuşulmadan halledilemez türdendir ve karşılıklı desteğe ihtiyaç vardır. İnsanlara hak veriyorum aslında, yıllar önce lise yıllarında tahtada sınıfa karşı omurgalılarda üreme ve iç döllenme konusunu anlatmak zorunda kaldığım gün, yüzümün renkten renge girişini hatırlarım. Ama şimdi zaman öyle mi? Artık cinsel terapiler bile uygulanıyor.

Konuşmayı unutmayalım, derdini söylemeyen derman bulamazmış. Cinsel problemlerimizi utandığımız için sessizliklere hapsetmeyelim. Gerekli olan azıcık bir cesaret, kaliteli yaşamak istemez misiniz?

Songül Rumelili

www.hayatadokun.net 'ten alınmıştır.

75‘lik Ford Ustası


Toplu taşıma araçları içerisinde her zaman duyulan halk arasında ifade edilen bir tabirdir ‘‘fordçu’’.
Kelimenin kökekine inersek görünen, -çu eki ile birlikte Ford seven kişi anlamına gelip çok da bir şey ifade etmemesi gerekir. Ben bugün çok farklı bir olaya şahit oldum ve bugün normalde yazmayı düşündüğüm yazımın bütün seyrini değiştirdi.


Bir araba markasıdır  Ford. Bir arabanın en büyük fanatikleri, toplum içerisinde azımsanamayacak kadar sayıca fazla olan erkeklerin ilgilerini çektikleri, bu araba manyakları; baba ve dedelerinden duydukları ‘’at, avrat, silah, bıyık, rakı’’ mottosundan süre gelen bir ilgilenme biçiminin devamı niteliğindedir. Haliyle avlanmak için en hızlı ve dengeli biçimde koşuşturup,  kadınların ilgilerini üzerine çekebilmek nedeniyle beyaz ata binen ve dolayısıyla beyaz atlı prens olmak zorunda kalan erkekler gelişen teknoloji ile ulaşım aracını bu dönemlerde beyaz Mercedes yada orta kesme hitap edebilecek olan Ford markası arabaların müptelasıdırlar. Asla sahip olamayacakları arabaları fuarlarda görmek için gitselerde, hepimizin bildiği gibi trilyonlarca lira tutabilecek araba fuarlarında bir o kadar da ‘‘avrat’’ kısmı nedeniyle hosteslerde arabalara eşlik ederler. At ve avrat ilkesi 2013 yılında kemikleşmiş beyinlerde devamını sürdürmektedir.


Fordçu olarak adlendirilen toplum içerisinde birileri belli ki araba sevdaları nedeniyle bu isim ile anılmıyorlar, bir araba şekli nedeniyle şekil bazlı bir durumu refere eden kendi kendimize icat ettiğimiz bir kavramsal küfür ile karşı karşıya kalmış ve ne olduğunu asla bilemediğimiz bir durumdayız. Genel kabul gören fordçu anlamı, toplu taşıma araçlarında her zaman bir kadına olabildiğince yakın durmak, fordu (bir kadın nasıl forda benziyorsa artık) asla kaybetmemek gibi anlamlar ile açıklanıyor insanlar tarafından. Yanii bir toplu taşıma aracı içerisinde 600 küsur insanın bindiği bir metrobüsün içerisinde ki her erkek potansiyel olarak sapıktır ile büyütülen zihinleri, anlamakta güçlük çekiyorum. Çocukluğumda Ümraniye sapığı olmasına rağmen, insanların ümraniyeden ev almalarına ve yerleşmelerine engel olmamış olması bir yana. Fiziksel tacizleri erkekler kesinlikle yaparlar, bu nedenle zırhınızı kuşanın mantığı ile gerçek sapıklığın ortaya çıkıp, problemi nasıl çözeceğimize dair konuşmak yerine, herkesi suçlamak en kolayı elbette.

Herkesi suçlayıp işimize gelince nasıl herkesten faydalanabileceğimizin en güzel örneği ise bugün başımdan geçti diyebilirim,


Metrobüs denen dünyanın en harika fikri, (trafik varsa helikoptere binsinler) içerisinde okuluma ulaşmaya çalışırken, değmediğim bacak kol yada hissetmediğim nefes kalmamışken (kadın-erkek) tarafından herkes hayatından çok memnun görünüyordu. Android işletim sistemli telefonlardan (akıllı yada değil) çıkan ıslık sesleri ile aritmik kompozisyonlar ile dolu bir yolculuk geçiriyorken aktarma yapmam gerekti ve otobüsü değiştirdim.

Daha sakin daha az kişi ile birlikte, kasapta asılmış ölü hayvan bedenleri gibi tutamaçlara tutunmuş ilerlerken, yanımda 75 yaşında olan (sonradan öğreneceğim yaşını) bir erkek (bey) ile bir diğer benzer yaşlarda kötü niyetli bir bey (erkek) kavgasına şahit oldum.

Yanımda ayakta duran amca diyebileceğim samimiyette belli ki emekli ve yorgun bir adamın, duran ve kalkan bir momentum içerisinde hafifçe bir ileri bir geri geldiğini hissetti birileri. Kendisi koltuklara paralel bir şekilde otobüsün  en ön camına bakacak şekilde duruyordu, ben ise yan camlardan Istanbulun gelişmişliğine bakacak şekilde yanında duruyordum. Yaşlı beyin, bir ileri bir geri acıyan bacakları ile ayakta durma çabasına bir diğer yaşlı adam bağırarak cevap verdi

‘‘sen bu oturan bayanın üzerine üzerine duramazsın, ve nefesini onun suratına üflemezsin’’

Adamcağızın geçirdiği şok ile verdiği cevap

‘‘kardeşim burası toplu-taşıma, herkes bir yere tutunmak zorunda ne diyorsun sen’’

konuşmalar hatırladığım kadarıyla şöyle devam etti,

Artist ! fırlama  ne yapıyorsun sen?!

Arkadaşım benim hanımım da önde oturuyor, ben hiç öyle bir şey düşünüyor muyum? 75 yaşındayım ben senin için çürümüş!


O kadar asabı bozuldu ki yerini değiştirmek istemese de ben biraz sağa geçip yanıma gelmesi için yer açtım, o an birlikte düşünmüşüz gibi bu fikri yanıma geldi. Omzuna dokundum yavaşça,

Amca gerçekten çok haklısın, ne olur bozma sinirlerini.

Hayatımda hiç bir film senaryosunda görmediğim iki buğulu nemli göz bana döndü ve çatlak bir ses ile

‘’ evladım ben 75 yaşındayım hayatımda böyle birşey duymadım’’ diyerek cümlesini bitirirken ben terbiyesizliğimden hemen cümlesini kestim ve

istersen 13 yaşında ol amca, sen ayakta dikiliyorsun kötü bir şey yapmıyordun ki! diyerek ekledim.

Saygısından ne kavga etti ne de küfür etti bu adamcağız tek suçu metrobüste ayakta durarak bir yere varmaya çalışması neticesinde 4 ayak mesafesi olan oturan bir kadın yolcuyu taciz etiyor adı altında kalmasıydı. Insanın ne denli gururuna dokunur bilebilir misiniz? Ben hayal etmeye çalışınca çok duygulandım ve 75 yaşında türlü türlü hakaretler duymuş birinden, belki de en ağrına gidenlerinden bir tanesine bizzat şahit oldum.


İçi çürümüş düşünceler ile kavga etmekten ziyade, iftira atan eşini susturmayan ya da bu durumdan ne rahatsız olmuş ne de bir fikrini dile getirmiş olan kadın eşin bulunduğu duyarsızlık ve yaşanmış olan ezberci tutum ile hiçbir şey yapmaması, toplumda çok fazla takınmış olan durumdur. Saçlarını bir bez ile kapatıp, erkeklerin hepsini potansiyel sapık olarak gördükten sonar, ondan bir şey yapmasını bekleyemeyiz.

İşte bu insanlık suçudur! Tanımadığınız bir kişiyi sadece erkek olduğu için, sapık olarak ilan edemezsiniz. Aynı şekilde gece yarısı eve dönen bir kadın içinde seks işçisidir kesin yorumunu yapamayacağınız gibi.

Gerçek sapkınlıkları olan kişiler, bir isim, altında çok rahatlıkla kayboluyorken, herkese aynı muameleyi yaparak, birşeyin düzelmesini beklemek için g-e-r-i-z-e-k-a-l-ı olmanız gerekir. Üstelik en tescilli olanlarından…

Okan Yaşarlar
www.hayatadokun.net ' ten alınmıştır.

CİNSELLİK TABUSUYLA SAĞLIKSIZ YAŞAM PROGRAMINA HOŞGELDİNİZ


Cinsellik tabusu malumunuz… Kendimizi bildiğimiz çocukluk yıllarından beri, bizlerden saklanmış, ama insan yaşam döngüsünün vazgeçilmez eylemi cinsellik… Bu gizliliği yüzünden, nesiller boyunca kendi çabalarımızla farkına vardığımız cinselliğimizi sizce güzel yaşayabiliyor muyuz? Zaten derme çatma kurduğumuz cinsel yaşamımızı, hangi bilgilerle bugüne getirdik?


Okulda “milli” tarih, “milli” coğrafya gibi dersler görerek büyümüş bir nesiliz biz. Öyle bir nesiliz ki, kendi kabuğunda… Öyle bir nesiliz ki sadece bilmemiz gereken öğretilmiş, o da eksik ve hatta yanlış öğretilmiş, yalnız bir nesiliz. Biraz daha dozunu kaçırsalar, milli matematik ve milli fizik gibi dersler de görebilirdik. Sadece otoriteye itaat edecek nesillere ihtiyacı olan ülkelerde görülen bu mantık, elbette cinselliğinin farkına varmış bir nesil istemezdi. Cinselliğinin farkında olan bir bireye cinsiyete dayalı ayrımcılığı kabul ettirmek zor olacak tabii. Çünkü cinsiyeti belirleyen faktörler bireyin sokaktaki hayatında değil, yataktaki hayatında belirleyicidir ve asla toplumu ilgilendirmez. İlgilendirdiği zaman da işte, toplum içinde bir yerlere gelmeye çalışan, hak mücadelesi veren, erkek yoldaşlarıyla birlikte yürüyen kadına “kadın başına” diye başlayan fırçalar atılır. Biri de çıkar polis şiddetine maruz kalmış kadını “Kadın mıdır, kız mıdır?” diye kendince aşağılar. Ağlayan erkeğe “Karı gibi ağlama!” diye fırça atılır. Saymakla bitmez.

Dediğim gibi cinsel eğitimini olması gerektiği gibi almamış bir toplum, toplumdaki yerini erkekse üstte, kadınsa altta olarak belirlemeye mahkum oluyor. Hatta dine dayalı olarak da kimi toplumlar yasalarla uyguluyor bunu. Oysa insan genetiği 23 çift kromozomdan oluşuyor ve bunlardan sadece 23. çift kromozom cinsiyeti belirliyor. Yani ortalığı sadece bir çift kromozom için velveleye veriyoruz. Diğer bütün çift kromozomlar fiziksel özelliklerimizi oluşturuyor. Ve hormonlar, son çift kromozomun alacağı duruma göre erkek ya da kadın anatomik yapısına göre salgılama ve şekillendirme yapıyor. Bu kadar basit olduğunu idrak edebilseydik, belki de cinsiyetçiliği bir kenara bırakırdık. Son kromozomlarımız benzer olsa dahi, farklı coğrafyada yaşadığı için ötekine her zaman önyargımız olduğuna göre, biraz boş konuşmuş oluyorum sanırım. Ama olsun.

Cinsel eğitimin olmamasının bir diğer olumsuz sonucuna gelelim. Doğru ve olağan mecralardan cinselliğiyle ilgili eğitim alamayan bireyler, bir şekilde fark ettikleri erkekliklerini ya da kadınlıklarını kulaktan dolma bilgilerle yaşamaya başlarlar. Porno sektörünün bu kadar rağbet görmesi, özellikle çocuklarca merakla takip edilmesi, çocukların “Bakalım nasıl sevişiliyormuş?” demesi kaçınılmaz değil mi? Biz doğru dürüst cinsel eğitim vermezsek, olacağı bu! İzleyecek tabii çocuk! Siz çocuğunuza onun nasıl dünyaya geldiğini anlatırken bile “ık mık” ederseniz kendi öğrenme yöntemlerini kullanacak. Elbette ki siz eğitim verseniz dahi çocuk pornoyu merak edecek. Ama doğru bir altyapı üzerine görecekleri sadece onu o an etkileyecek. Doğru bilmediği cinselliğiyle bu gördükleri nasıl harmanlanır, siz tahmin edin.

Daha geçtiğimiz günlerde NTV’nin bir belgeseldeki ayıbını da paylaşmadan edemeyeceğim. Leonardo Da Vinci’nin “Vitruvius Adamı” olarak bilinen anatomi çizimini bilirsiniz. Çizimde bir erkek tasvir ediliyor ve çıplak… Vay çıplak ha? NTV de durur mu? Cinsel organı – nasıl duygular beslediği bilinmez- sansürleyiverdi. Böylece “Belgesel de veririm, ahlakı da korurum!” mu dedi acaba? Şaka bir yana, Kanal 7’nin Recep İvedik filmini gösterip tabiri caizse kese kese kuşa çevirmesinden daha ciddi bir durum bu. Geriye doğru evrimle diye bir şey var mıydı? Neyse, devam edeyim.

Kadın ve erkek sokakta el ele tutuştuklarında bile ahlakı kendinden geçen, bir tuhaf olan toplumun nasıl tedavi olacağını bilmiyorum. Ama yine de söyleye söyleye dilimizde tüy bitirelim. Belki bu tüyler herkesin gözüne batmaya başlar.

Hep kadın, erkek dedik. Bu yazıda da bahsetmeden geçemeyeceğim. Eşcinsel bireylerin bu yönelimini de belirleyen kromozomlar… Topluma duyurulur. Yani sizin ahlak anlayışınız bir safsatadan ibaret… Cinsel yönelimin zevk olsun, bir değişiklik olsun diye gerçekleşmediğini, bunun genetik ve hormonsal farklılıklarla ilgili olduğunu, mavi gözlü olmak, sarışın olmak veya diğer tüm farklılıklar nasıl bir hastalık değilse, bunun da olmadığını bilmeliler. Tedavi için de lütfen,  kendi algılarını ve ahlak anlayışlarını masaya yatırsınlar. Alınmaca gücenmece yok. Bu toplumun bir parçası olarak, sevdiğimden uyarıyorum.

Cinsellik temelli şiddet eğilimleri de işte bu cinselliği tabu olarak görme hastalığının bir sonucu. Cinsel taciz ve hatta tecavüz gibi şiddet türlerini uygulayan bir erkek ne kadar suçluysa, cinsel duygularını ve arzularını bastırmasını emreden toplum ondan çok daha fazla suçlu…

Kromozom sayılarımız ne olursa olsun, kadın ve erkek ya da diğerleri sağlıklı sosyal ve cinsel bir hayatla var olmaya devam etsin, diye diliyorum. Yaşam döngümüz ayrımcılık ve şiddet olmadan hep daim olsun. Başımıza bela olan tüm tabular hepimizin omuz vermesiyle yıkılacaktır. O duvar olmadan yaşamak için hadi bir omuz ver. Öğrenerek ve anlayarak…

Doğan Özcan

Editör

www.hayatadokun.net 'ten alınmıştır.